ANA SAYFA HAKKIMDA TARİF DEFTERİ MUTFAK ÖLÇÜ TABLOSU İLETİŞİM

MESNEVİDEN SEÇMELER

LoadingTarif Defteri'ne Ekle
MESNEVİHz. Mevlana’nın en büyük eseri olan Mesnevi aynı zamanda kültürümüzün temel kaynaklarından biridir… Tamamı 6 cilt olan Mesnevi, 26 000 beyit, yani 52 000 bin satırdan oluşur. Mesnevide geçen bazı hikayeleri paylaşmak istiyorum..

VEZİRİN HİLESİ

(Çok ibretlik bir olay,günümüzdede aynısı yaşanıyor)Zamanın birinde Yahudilerin zalim, İsa düşmanı ve Hristiyanları yakıp yandıran bin bir eziyet eden bir Padişahı, bu padişahın da kendisinden beter, hilekar düzenbaz bir veziri vardı. Hile ve düzen kurmakta o kadar ustaydı ki yaptığı hilelerle suyu bile bağlayıp düğümlerdi adeta.. Bu hilekar vezir bir gün padişaha :
– “Padişahım, dedi. Hristiyanlar dinlerini gizleyerek, kendilerini koruyorlar. Sen ne kadar öldürsen de onlarla başa çıkıp hepsini temizleyemezsin. Kimin gönlünde ne saklı nereden bileceksin.”
Bunu duyan padişah :
“Madem öyle söyle bakalım çare nedir, ne yapalım, ki ne açık dindar, ne de gizli Hristiyan kalmasın.” dedi. Vezir bunun üzerine hilesini anlattı :
– “Padişahım siz benim kulaklarımı ve elimi kestirin burnumu kulağımı yardırın, sonra idam edilmek üzere darağacına gönderin. Tam idam edileceğim zaman sizin kıramayacağınız biri çıkıp benim affımı sizden dilesin. Bunu çok kalabalık bir yerde ve tellal çağırtarak halkın huzurunda yapmalısınız.
Bunun üzerine siz beni affedip uzak bir yere sürgün edin. O zaman Hristiyanlar benden şüphe etmezler ben de onların dinlerini bozarak onları yoldan çıkarırım, onlara :
– “Ben gizlice Hristiyan olmuş biriydim padişah bunu anladığı için bana bunları yaptı. Ben yıllardır dinimi gizleyerek padişahın dininden gözüktüm, fakat bunu anlayınca bana bu zulmü yaptı; eğer İsa’nın manevi gücü yetişmeseydi beni parça parça edecekti. Ben İsa dini için canımı vermekten bir an olsun çekinmem, fakat ben, bu dinin bütün bilgilerine vakıfım. O dinin cahiller elinde kalması bana büyük azap verir, diyeyim ” dedi.
Bunu duyan padişah son derece sevindi. Düşündüğü bu güzel tedbirden dolayı vezirini tebrik etti. En kısa zamanda vezirin dediklerini yaparak onu Hristiyanların çok olduğu bir bölgeye sürdü.
Vezir oraya gider gitmez davete başladı…
– “Ey insanlar devir İsa dininin devridir. Bu dinin yüce sırlarını benden dinleyin.” dedi. Kısa zamanda şöhreti her yana yayıldı. Samimi dindarlar onun etrafında toplanmaya başladı.
Vezir görünüşte İsa dininin hükümlerini anlatıyordu, lakin bu onları tuzağa çekmek için bir yemdi.
Az zamanda vezirin etrafında yüzlerce, binlerce insan toplandı. Herkes onu İsa’nın samimi bir halifesi sayıyordu.
Aradan altı ay geçince vezir bütün Hristiyanların gönlünü kendine bağladı. Bu arada padişahla vezir arasında haberler gidip geliyordu.
Bu sırada İsa kavminin on iki emiri vardı. Her fırka bir emire bağlıydı. Fakat bütün emirler o vezire gönülden bağlanmıştı. Herkes ona sonsuz bir güven duyuyordu, hiç kimse onun samimiyetinden şüphe etmiyordu. Vezir öl dese her emir hemen ölmeye hazırdı..
Vezir her emir için ayrı bir risale hazırladı. Her kitap ayrı bir olaydan farklı bir şeyden bahsediyordu. Her biri diğerinin tam zıddı şeyler ifade ediyor, birinin ak dediğine diğeri mutlaka kara diyordu.
Birinde riyazat ve açlık tövbenin esası ve Allah’a (c.c) dönmenin şartı sayılırken, diğerinden riyazat faydasızdır, deniyordu.
Birinde açlık çekmek ve sadaka şirk sayılırken diğerinde tam tersi söyleniyordu. Hasılı hiçbiri diğerine uymuyor, her biri yek diğerinin tam tersi şeyler emrediyordu.
Vezir bir müddet sonra halka vaiz ve nasihati bırakarak yalnızlığa çekildi. Kırk, elli gün yalnızlıkta kaldı. Onu sevenler, sohbetinden mahrum olan halk deli divane olmaya başladı. Ağlayıp yalvardılar, sızlayıp dövündüler fakat nafile…
Vezir : “Ruhum sizlerle beraber fakat dışarı çıkmama izin yok.” dedi. Onların ağlamalarına, yalvarmalarına aldırmadı.
Bir müddet sonra da emirleri tek tek çağırıp, her birine :
“Benden sonra bu dini sen ihya edeceksin, benim halifem sensin, fakat ben ölmeden bunu sakın açıklama!..” deyip eline bir risale tutuşturdu ve :
– “Gerçek din ve İsa’nın emirleri bu risalede yazılıdır, bunun dışındakiler hurafedir.” dedi. Daha sonra kapısını kapayıp hiç kimseye açmadı. Kırkıncı gün kendini öldürdü.
Halk vezirin ölümünü duyunca oraya yığıldı.
Vezirin mezarı mahşer yerine döndü. Dört bir yandan gelen insanlar günler ve aylarca ağlayıp inlediler. Zaman geçip acı hafifleyerek ortalık sakinleşince halk :
– “Ey beyler o kutlu kişinin yerine kim geçerek bu işi devam ettirecek, ortaya çıksın ki biz onunla teselli olalım…”
Bunun üzerine emirlerden biri ortaya çıkıp :
– “O kutlu kişi beni vekil ve halife tayin etti. İşte elimdeki risale bunun delilidir.” diye ortaya çıktı. Diğeri :
– “Hayır gerçek halife benim”. dedi.

Hasılı on iki emir de halifelik davasına kalkıştı. Ortalık toz duman oldu. Halk birbirini kırmaya başladı. Böylece vezirin ektiği fitne tohumu yeşermiş dindarlar birbirine girmiş, İsa dininin hükümleri, karışmış ve o münafık da böylece ölümü pahasına muradına ermiş oldu…

İKİ KÖLE

Bir gün padişah iki tane köle satın aldı. Kölelerden biri çok temiz yüzlü inci dişli biriydi, nefesi gül gibi kokuyordu. Diğeri oldukça çirkindi, dişleri çürümüş ağzı kokuyordu.
Padişah o güzel yüzlü köleye ihsanlarda bulunarak onu hamama gönderdi. Dişleri çürümüş ağzı kokan köleyi yanına çağırdı. Kendini çok beğendiğini fakat arkadaşının kendisi hakkında çok kötü şeyler söylediğini belirterek, onun da arkadaşının kötü huylarını söylemesini istedi.
Fakat köle arkadaşına toz kondurmadı hep onu övücü sözler söyledi. Padişah ne yaptıysa bir türlü o köleye arkadaşı hakkında kötü bir söz söyletemedi.
Nihayet ikinci köle hamamdan geldi. Padişah onu da sınamak için huzuruna çağırdı. Onu övücü sözler söyledi.
“Sıhhatler olsun ne kadar zarif ve latif olmuşsun. Keşke öbür kölenin sayıp döktüğü kötü huyların da olmasa ne olurdu.” dedi ve onu da diğer köle gibi denemek istedi.
Bunun üzerine köle kızdı, köpürdü ve arkadaşı hakkında kötü şeyler sayıp dökmeye başladı.
Biraz konuştuktan, arkadaşının kötülüklerinden bahsettikten sonra padişah onu susturdu:
– “Yeter artık ikinizin de özünü, aslını anladım, onun ağzı kokuyor, senin ise için kokmuş, bundan sonra sen o doğru sözlü ve güzel huylu kölenin emrindesin haydi git.” dedi.

SEVGİLİNİN CEVABI

Bir gün bir aşık sevgilisinin kapısına gidip kapıyı çalınca sevgili içerden seslendi. “Kapıyı kim çalıyor, kim o!”
Aşık cevap verdi:
“Ey yüce sevgili kapına gelen benim, ben zavallı sadık kölen.” dedi.
Sevgili kızarak bağırdı.
“Çekil git kapımdan sen daha olgunlaşmamışsın. Bu sofrada hamlara yer yok, bu ev küçük iki kişi sığmaz.” dedi.
Zavallı adam çaresiz oradan ayrıldı tam bir yıl o sevgilinin ayrılığıyla yanıp dolaştı kavrulup pişti.
Bir sene sonra sevgilinin kapısına geldi kapıyı çaldı. Sevgili içerden seslendi.
“Kimdir o, kim kapımı çalıyor?” Çaresiz aşık perişan bir halde cevap verdi:
“Ey cana can katan sevgili ey bir bakışıyla binlerce aşığı perişan eden, gönlümü alan sensin.” dedi.
Sevgili seslendi:
“Madem ki sen bensin ey ben gel içeriye, gönül evi dardır oraya iki kişi sığmaz.” dedi.

YOLUN KENARINA DİKEN EKEN ADAM

Adamın biri bir yolun kenarına dikenler ekti.
Dikenler büyüyüp gelişince yoldan geçenleri rahatsız etmeye başladı. Gelip geçenler:
– “Bu dikenleri sök, insanları rahatsız etmesinler.” demeye başladılar. Fakat adam bunları duyuyor fakat aldırmıyordu.
Bir gün Allah’ın bir velisi ona:
– “Mutlaka bu dikenleri sök.” dedi. Adam itiraz etmedi. – “Evet mutlaka bir gün sökerim.” dedi.
Adam ha bire yarın yarın dedikçe dikenler büyüyüp kuvvetleniyordu.
Veli adama:
– “Ey vaadinde durmayan adam, sök şu dikenleri bu işi sürüncemede bırakma.” dedi.
Adam: – “Babacığım, bir hayli gün var, bugün olmazsa yarın, bir gün mutlaka bu işi yapacağım.” dedi.
Allah’ın (c.c.) velisi bunun üzerine şu sözleri söyledi:
– “Sen, hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun, fakat şunu bil ki her geçen gün o dikenler büyüyüp güçleniyor, dikenleri sökecek olan sen ise güç kuvvet kaybediyorsun, dikenler gün geçtikçe gençleşiyor sense ihtiyarlıyorsun.

“EĞER İSTERSENİZ

Bir kervan muhafızı uyumuştu. Haramiler gelerek kervanda ne var ne yok alıp götürdüler. Sabahleyin kervandakiler uyandılar. Mallarının, develerinin yerlerinde yeller esiyordu. Muhafızın başına üşüştüler : – “Mallarımız, develerimiz nerede? söyle bakalım, hesap ver!..” dediler.
Muhafız çaresiz bir şekilde :
– “Gece hırsızlar geldi ne var ne yok her şeyi alıp götürdüler.” dedi.
Kervandakiler kızarak :
– “Bre herif, bre boynu kopasıca sen ne yaptın?” dediler.
Muhafız :
– “Ben ne yapabilirdim. Bir tek kişiyim onlar bir alay silahlı adamdı.” dedi.
Kervandakiler : – “Madem onlar çoktu, madem başa çıkamayacaktın bari bağırıp çağırarak bizi uyandırsaydın.” dediler.
Muhafız :
– “Bağırmak istedim ama bana kılıç göstererk “Sus yoksa canından olursun, seni öldürürüz” dediler. Ben de korktum, korkumdan soluk bile alamadım . Eğer isterseniz şimdi dilediğiniz kadar bağırayım.” dedi. Kötü ve rüsva şeytan ömrünü zayi ettikten sonra euzü besmele çekmek, fatiha okumak beyhudedir.

HİNTLİ KÖLE

Zengin bir adamın Hintli bir kölesi vardı. Onu küçük yaştan itibaren beslemiş büyütmüş, onu terbiye ederek birçok bilgi, birçok hüner öğretmişti. Bu adamın bir de çok güzel iyi huylu bir kızı vardı. Kız gelinlik çağa gelince onu birçok isteyen oldu. Nihayet adam kendine iyi huylu bir damat seçti.
Kızın nişanlanması ile birlikte; o güzel, o hünerli köle hastalandı, sararıp solmaya başladı. Birçok hekimler geldi; fakat derdini anlayan, çaresini bulan olmadı. Nihayet bir gece adam karısına :
– “Şu kölenin yanına giderek halini bir sor, sen onun annesi sayılırsın, belki derdini sana söyler.” dedi.
Kadın bunun üzerine ertesi gün kölenin yanına gitti. Tıpkı bir anne gibi başını okşayarak yumuşaklıkla halini hatırını sordu, derdine ortak olmak istediğini söyledi. Kadın daha çok diller döktü, çok tatlı sözler sarfetti, nihayet köl derdini söyledi.
– “Ben seni annem gibi bilirdim, bunu senden hiç ummazdım, benim aşık olduğumu bile bile kızını başkasına verdin.” dedi.
Bu sözü duyan kadın öyle bir kızdı öyle bir sinirlendi ki; o an köleyi dövüp damdan aşağı atmak istedi, fakat sabretti. Gelerek durumu kocasına anlattı. Kölesinin neden hastalandığını anlayan adam sevindi.
– “Söyle ona sabretsin. Her derdin bir çaresi vardır. Madem ki kızı seviyor, aşıkların arasına girmek olmaz kızı ona veririz” dedi. Kadın köleye bunları söyleyince kölenin gönlündeki kader bulutları dağıldı. Günden güne iyileşerek eski sıhhatine ve neşesine kavuştu.
* Zira aşk derdi onulmaz, iyileşmez bir derttir, çaresi sevgiliye kavuşmaktır.

GARİP BİR SUAL

Bir kişi gizlice müftüye sordu dedi ki : – “Bir kimse namazda iken feryat ederek ağlasa, acaba namazı bozulur mu, namazda ağlamak caiz midir? Müftü : – “Adamın neden ağladığına bakmak lazımdır. Acaba adam ne gördü de namazda huzuru ilahide iken ağladı. Eğer ağlayan kişi öbür alemi görerek, onun heybetiyle ağladıysa namazı daha makbul hale gelir. Yok eğer bedeninde hasıl olan bir ağrıdan dolayı ağladıysa o zaman ip de kırıldı iğne de ; ne namaz kaldı ne niyaz.” dedi.

YARALI EŞEĞİN HALİ

Birisi yaralı bir eşeğin yarasına bir bez bağlasa o bez yaraya yağışsa…Sonra o bezi çekip çıkarmak isteseler eşek acıdan derhal çifte atmaya başlar. Ne mutlu o insana ki böyle bir işe girişmeye kalkışmaz. Hele bu eşeğin elli tane yarası olursa ve bu elli yaraya da yapışmış elli bez bulunursa artık sen onları çekip çıkarmaya çalışan adamın halini düşün… * Mal mülk bez gibi, hırs ise yara gibidir. Kimin hırsı fazla ise yarası fazladır.

BEDEVİNİN KÖPEĞİ

Bir bedevinin çok değer verdiği bir köpeği vardı. Bir gün bu köpek hastalandı can çekişiyordu. Bunu fark eden adam ağlayıp gözyaşı dökmeye başladı. O sırada orada bir dilenci geçiyordu; merek edip sordu :
– “Neden böyle ağlıyosun? Ne oldu? ” dedi.
Adam hüzünle cevap verdi :
– “Bir köpeğim vardı, çok akıllı çok marifetli bir köpekti, bak işte şuracıkta, yolun üstünde ölüyor, onun için ağlıyorum.” dedi.
Dilenci sordu :
– “Köpeğinin derdi neydi, neden ölüyor?” dedi.
Bedevi cevap verdi :
– “Zavallı köpeğim açlıktan ölüyor.” dedi.
Bunun üzerine dilenci sordu :
– “Elinde şu dolu dağarcıkta ne var.” dedi.
Bedevi :
– “Dün geceden kalan ekmeğim, azığım.” dedi.
Dilenci:
– “Madem öyle neden o zavallı köpeğe bir parça ekmek vermedin de şimdi ağlayıp duruyorsun.” dedi.
Bedevi : – “Ekmeği insana kimse bedava vermiyor, fakat gördüğün gibi gözyaşı dökmek bedava… Onun için bırak da doya doya ağlayayım.” dedi.

HZ.ALİ’NİN CEVABI

Müşrik bir kişi bir gün Hz. Ali’ye (k.v) dedi ki: – “Allah’ın (c.c) koruyuculuğuna elbette inanmışsındır.” Hz. Ali (k.v) : – “Evet, dedi. O koruyucudur, ganidir.” O müşrik yahudi : – “Öyleyse kendini şu yüksek damdan at ki ben buna şeksiz şüphesiz inandığına kani olayım.” dedi. Bunun üzerine mü’minlerin Emiri : – “Sus ve defol git ki bu cür’etin yüzünden başına bir dert gelmesin. Kulun Rabbini sınaması hiç yaraşır mı? Kulunu sınamak Rabbin (c.c) işidir. O her an kulunu sınar. Kulun haddine mi düşmüş ki böyle bir edebsizliğe kalkışsın.” dedi. * Ey hayrı, şerri bilmeyen, sen kendini sına, başkasını değil.

AVA GİDEN AVLANIR

Bir kuşcağız tenha bir yerde kurtcukları avlamak için bekliyordu. Aniden bir kedi gelerek o kuşu kapıp avladı, bir lokma edip midesine indirdi. * Her zaman tetikte olmalı… Hiç beklemediğin anda senin hata yapmanı bekleyen nefsin ve şeytanın senin açığını kollamakta… Dikkat et de!.. ava giderken avlanma…

BEKÇİDEN KAÇARKEN

Aşığın biri bir bekçiden korkarak kaçıp bilmediği bir bağa girdi. Tanımadığı bu yerde bir hayli meşakkat çekerek yürüdü. Meğer aşık olup aşkıyla tam sekiz yıldır yanıp tutuştuğu sevgilisi o bağda değilmiymiş… Aşık yıllardır aşık olduğu bu dünya güzelinin gölgesini bile görmeye imkan bulamamıştı. Günler, aylar boyu ağlamış yalvarmıştı fakat nafile… Bekçinin korkusundan o gece vakti koşarak bağa giren aşık sevgilisini karşısında görünce şaşırdı. O bağda geçmekte olan ırmağa yüzüğünü düşürmüş olan sevgili elinde fener yüzüğünü arıyordu. Aşık sevgilisini görünce kendisini korkutan sıkıntılara düşüren bekçiye hayır dualar etti durdu. * İsteneni isteyenlerin gözüyle gör…LEYLA’NIN KÖYÜNÜN KÖPEĞİ Mecnun Leyla’nın aşkıyla yanıp dururken bir gün bir köpeği yakaladı. Öpüp koklamaya başladı. Bunu görenler başına toplandılar onu tan etmeye, ayıplamaya başladılar : – “A!.. akılsız Mecnun sen iyice işi azıttın. Bu yaptığın deliliğin de azgınlığın da sınırını aştı. Hiç köpek öpülüp sevilir mi? Köpek daima pis şeyler yer, gerisini bile diliyle yalayarak temizler, o necis bir hayvandır.” Bunları duyan mecnun güldü : – “Ne gafil ne cahil kimselersiniz siz. Sizin gördüğünüz bu köpek sıradan bir köpek değil o Leyla’nın mahallesinin köpeği… Bu köpek benim için en değerli bir varlıktır, Allah’ın (c.c) çözülmez bir sırrıdır. Birçok yer varken o Leyla’nın mahallesini mekan tutmuş kutlu bir hayvandır. Sizin gözünüzde aşağılık bir hayvan olan bu köpeğe bir de benim gözümle bakın bakalım. O zaman da böyle düşünebilecek misiniz? Sizin gözünüzde rastgele bir hayvan olan bu köpek benim sırdaşım, gamdaşımdır. Onun gözleri Leyla’mı gören mübarek gözlerdir. Onun ayakları Leyla’mın bastığı topraklarda dolaşan ayaklardır. Ben bu gözleri nasıl öpmeyeyim, bu ayaklara nasıl yüz sürmeyeyim.” dedi.

DOĞAN VE KAZLAR
Kazlar suda nazlı nazlı yüzerek geziniyor, yiyecek toplayarak tehlikelerden uzak yaşıyorlardı. Bunu gören bir doğan kuşu onları karaya davet ederek : – “Kazlar, niçin öyle suyun ortasında gezinip duruyorsunuz. Karaya gelin, burada yeşil çayırlar, renkli çiçekler, bol taneli lezzetli ekinler var. Sudan çıkın bu nimetlerden faydalanın, kendinize yazık etmeyin.” dedi. Akıllı bir kaz ona cevap verdi : – “Ey doğan iyi diyorsun, hoş diyorsun da… Su bizim kalemizdir, bizi korur. Sudan çıkarsak bin bir tehlikeye maruz kalırız. Kırların yeşil çimenleri renkli çiçekleri, ekinleri senin olsun suyumuz bize yeter.” * Şeytan da doğan kuşu gibidir, akıllı olan ona kanarak kalesini terk etmez…

ALLAH’I ZİKRETMEK

Adamın biri her zaman “Allak Allah” diye zikreder bu zikirden dolayı ağzı bal yemiş gibi tatlanırdı. Bir gün şeytan gelip : – “Ne durmadan Allah Allah deyip duruyorsun bunca zamandır Allah demene karşılık bir kerecik olsun Allah (c.c) “lebbeyk kulum.” dedi mi sana… Hiç sende utanma sıkılma yok mu? Daha ne kadar Allah deyip duracaksın?” dedi. Bunun üzerine adam utandı sıkıldı zikri bıraktı. Gönlü kırılmış bir halde yattı uyudu. Rüyasında Hz. Hızır’ı gördü. Hızır ona : – “Neden yaptığın güzel işi terk ettin “Allah Allah” diye zikretmeyi bıraktın.” dedi. Adam : – “Yaptığım onca zikre karşılık verilmedi. “lebbeyk-buyur-” sesi gelmedi. Kapıdan kovulmaktan korktum.” dedi. Bunun üzerine Hz. Hızır : – “Senin Allah demen, Allah’ın (c.c) lebbeyk kulum – buyur kulum – demesidir. Allah (c.c) isminin zikrini herkese nasip eder mi, bunu sana nasip etmesi az şey mi?. dedi.

KÖTÜLERE DUA EDEN VAİZ

Memleketin birinde bir vaiz vardı. Minbere çıkar çıkmaz kötülere duaya başlar : – “Ya Rabbi kötülere, fesatçılara, isyancılara, yol kesenlere merhamet et, hayır sahipleriyle alay edenlerin hepsine, bütün kafir gönüllülere, kiliselerde bulunanlara merhamet et.” derdi. Temiz kişilere hiç dua etmez, kötülerden başkasına duada bulunmazdı. Halk bir gün başına toplandı : – “Biz böyle şey de görmedik neden kötülere dua edip duruyorsun?.” dediler. Vaiz dedi ki: – “Ben onlardan iyilikler gördüm, bu yüzden onlara dua etmeyi adet edindim. Onlar bana o kadar kötülüklerde bulundular, o derece zulmettiler ki nihayet beni şerden kurtardılar, hayırlara ulaştırdılar. Ne zaman dünyaya yönelsem onlardan eziyetler gördüm, meşakkatler çektim, dayaklar yedim ; bu yüzden de iyiliklere taraf kaçtım, iyiliklere yöneldim, kısaca beni o kurtlar yola getirdi. Benim iyiliğime sebep onlardır. Onlara dua etmeyeyim de kimlere edeyim…”

DARVANLILARIN HİLESİ

Darvan Yemen’de bir yerin adıdır. Burası Sana’ya yakın bir yerdir. Büyük bir çölün kenarında kurulmuş olan bu kasabada salih bir kimsenin bir bağı vardı. Bu salih kişi bağdaki mahsulü toplayacağı zaman fakir fukarayı çağırır onlara hakkını verir, gönüllerini alırdı. Bundan dolayı da Cenab-ı Allah (c.c) o kuluna bol mahsul ihsan ederdi. O salih kimse ne kadar cömert idiyse çocukları da o derece cimriydi. Onun ölümü üzerine o yıl çocukları hiç kimseye birşey vermemek üzere anlaştılar. ertesi gün sabah erkenden kalkıp mahsulü toplayacak, hiçbir fakiri bağa sokmayacaklardı. İçlerinden birisi her ne kadar onları uyarmaya çalışarak : – “Yapmayın sizin bu yaptığınız doğru değil babamızın yaptığını devam ettirelim.” dediyse de dinletemedi. Onlar geceleyin uyurken Allah’tan afet indi o bağın tamamını yakıp kavurdu. Bağ kapkara kesildi. Sabahleyin erkenden kalkıp birbirlerini uyandırıp bağa – mahsul toplamak üzere – geldiklerinde gözlerine inanamadlar. Bu manzara karşısında şaşırıp kaldılar. Yaptıklarının kötülüğünü anlayıp : – “Ey Rabbimiz seni tesbip ve tenzih ederiz biz gerçekten büyük bir kötülük işledik.” deyip birbirlerini kınayıp tövbe ederek Allah’a (c.c) sığındılar.

GÜNAHSIZ AĞIZLA DUA ETMEK

Cenab-ı Rabbül Alemin Hz. Musa’ya : – “Ya Musa bana günahsız bir ağızla dua et!..” diye buyurdu. Musa (a.s) : – “Yarabbi bende öyle bir ağız yok ki, sana nasıl günahsız bir ağızla dua edeyim.” dedi. Bunun üzerine Allah-u Teala : – “Başkalarının ağzıyla dua et çünkü sen başkalarının ağzıyla günah işlemiş olmazsın, öyle hareket et ki diğer insanlar gece gündüz sana dua etsinler. Veya kendi ağzını temizle, Allah’ın (c.c) adı temizdir onu zikreden ağız temizlenir.” buyurdu.

FİL YAVRULARI

Hindistanlı akıllı ve bilgili bir kişi vardı. Bir gün dostlarından iki üç kişinin uzak bir diyardan geldiklerini aç ve çıplak perişan bir halde olduklarını görerek, onlara acıyıp nasihat etti : – “Biliyorum son derece aç ve çok perişan bir haldesiniz. Çektiğiniz açlık belasından dolayı Kerbela çölüne düşmüş gibisiniz. Birçok dert ve sıkıntı çektiğiniz belli. Fakat beni çok iyi dinlemenizi istiyorum. Şimdi bundan sonra gideceğiniz yolda filler var. Onlara rastlayınca; son derece semiz ve güçsüz olan fil yavrularını avlamak istersiniz. Bu size çok kolay ve cazip gelir. Fakat unutmayın ki anneleri pusuda onları beklemektedir. Yavrusu kaybolunca kilometrelerce yol yürüyerek yavrusunu arar ve durmadan ağlayıp inler. Hortumundan alevler saçarak, dumanlar çıkarır. Yavrularına çok düşkündür filler. Sakın ola ki fil yavrularını avlayıp yemeyin, açlıktan ölseniz de bunu yapmayın çünkü nereye giderseniz gidin ana, fil yavrusunun kokusunu takip ederek sizi bulur.” dedi.
Sonra şöyle devam etti :
– “Eğer bu öğüdümü tutarsanız başınızı beladan kurtarmış olursunuz. Otlara, yapraklara, yabani meyvelere razı olun sakın nefsinize uyup fil yavrularına temah etmeyin, onları avlamayın. Ben size gerekeni, icap edeni söyledim günah benden gitti. Benim bu söylediklerime uyan ancak sonunda bir zarar görmez kurtulur. Haydi size uğurlar olsun, selametle gidin…”
Bu yolcular yollarına devam ederlerken, yiyecekleri bitti kıtlığa düştüler, dayanılmaz halde acıktılar. Açlıkları, susuzlukları her an artıyor, dayanılmaz hale geliyordu. Tam bu sırada, yeni doğmuş semiz nazik, iştah açıcı bir fil yavrusu gördüler. Adeta aç kurtlar gibi fil yavrusunun başına üşüşerek, onu kesip yemek istediler. Onlardan biri kendilerine söylenenleri onlara hatırlattı. Fakat kimseye dinletemedi. Arkadaşları fil yavrusunu kestikten sonra güzelce kebap edip yediler. Ona da ikram edip : – “Bırak bu boş sözleri de gel karnını doyur, bak ne kadar nefis et.” dediler. Fakat bütün bu ısrarlara rağmen o akıllı kişi fil yavrusunun etinden yemedi. Karınlarını fil yavrusunun etiyle tıka basa doyuranlar biraz sonra yatıp derin bir uykuya vardılar. Fil yavrusunun etinden yemeyen ise açlıktan uyuyamadı, dolaşıp duruyordu. Aradan bir müddet geçtikten sonra kızgın bir fil çıkıp geldi önce o uyanık adamın yanına gelip korkudan titreyen, ecel terleri döken adamın ağzını üç kere kokladı, fakat yavrusunun kokusunu alamadı. Adamın etrafından birkaç kere kızgın kızgın dolaşıp durduktan sonra adama dokunmadan çekip gitti. Uyuyanların yanına varıp ağızlarını kokladı. Kimden yavrusunun etinin kokusunu aldıysa onu havaya kaldırarak yere vurup parçaladı.

ZAHİDİN CEVABI

Durmadan ağlayıp inleyen ve Allah (c.c) için gözyaşı döken bir zahide bir dostu . – “Bu kadar fazla ağlayıp durma ki gözün bozulmasın.” dedi. Zahid düşünmeden cevap verdi : – “Bu işin iki yönü var. Göz ya görür yahut da göremez. Göz eğer Allah’ın (c.c) nurunu görürse artık gam değil. Çünkü Allah’a ulaşmak, O’nun rızasını kazanmak için iki gözden olmak çok değersiz bir şeydir. Yok eğer bu gözler eğer Allah’ın (c.c) nurunu göremeyecekse böyle gözlerin görmesindense kör olması daha evladır.” dedi.

ASLAN PAYI

Bir gün bir aslan, bir kurt ve bir tilki birlikte avlanmak üzere sözleşerek dağlarda dolaşmaya başladılar. Birbirlerine yardım edecek böylece bol bol av hayvanı yakalayacaklardı. Gerçi bu iş aslanın ağrına gidiyor, onlarla avlanmaktan utanıyordu lakin sabrediyordu. Üçü birden dolaşarak uzun süre avlandılar, derken bir yaban öküzü , bir dağ keçisi bir de semiz tavşan avladılar. Dolaşarak bir su başına geldiler, uzun süre dolaşmış yorulmuşlardı. Oturdular. Aslan : – “Ey kurt bu avladığımız hayvanları adaletli bir şekilde paylaştır, adaleti yeniden ihya et.” dedi. Kurt kalktı kendinden son derece emin adımlarla yürüdü: Yaban öküzünü aldı aslanın önüne bıraktı : – “Efendimiz, dedi. Siz bizim efendimizsiniz ayrıca yaban öküzü de büyük ve iri siz de; onun için yaban öküzü sizin hakkınız. Keçi orta boyda ve orta irilikte onun için o da bana düşer onu da ben alıyorum. En küçüğümüz tilki olduğuna göre tavşan da onun hakkıdır.” dedi. Bu paylaştırma karşısında aslan kızarak kükredi. – “Ey kurt ben iyice anlamadım bir daha söyle bakayım, ne dedin? Ey kendini bilmez eşek yaklaş bakalım.” dedi ve bir pençe vurarak kurdu parçaladı. Tilkiye döndü. – “Ey tilki bu avları sen adaletli bir şekilde paylaştır.” dedi. Tilki önce aslanın önünde secde etti; sonra : – “Bu semiz öküz siz efendimizin kuşluk yemeği bunu kuşluk vakti yersiniz. Keçi, siz büyük kralımızın öğle yemeği için güzel bir yahni olur, onu da öğle vakti yersiniz. Tavşana gelince; o da size akşam yemeği olur onu akşam afiyetle yersiniz.” dedi. Aslan sevinerek haykırdı : – “Ey tilki çok adil davrandın çok güzel bir şekilde pay etme işini hallettin. söyle bakalım böylesine güzel payetmeyi kimden öğrendin?” dedi. Tilki fark ettirmeden her ihtimale karşı birkaç adım uzaklaştı sonra kurnaz kurnaz gülerek cevap verdi. – “Kurdun başına gelenlerden” dedi.

HÜDHÜD KUŞUNUN CEVABI

Hz. Süleyman (a.s) bir gün büyük bir çadırı kurunca bütün kuşlar gelip hünerlerini birer birer sayıp dökmeye başladılar. Her biri hünerini anlatıyor, sonra diğeri geliyordu. Nihayet sıra hüdhüd kuşuna geldi. Hüdhüd : – “Ey ulu padişah, dedi. Ben size küçük bir hünerimden bahsedeceğim.” Hz. Süleyman : – “Buyur söyle seni dinliyorum.” deyince Hüdhüd . – “Yükseklerde uçarken baktığımda yerin derinliklerindeki suyu görürürüm, o suyun ne kadar derinlikte olduğunu, renginin nasıl olduğunu, topraktan mı yoksa taştan mı kaynadığını görür, bilirim. Ey ulu padişah sefere gidersen beni yanına al. Sana konaklayacağın yer konusunda faydalı olurum.” dedi. Hz. Süleyman : – “Ey güzel arkadaş, susuz ve uçsuz bucaksız çöllerede bize arkadaş ol böylece bize faydalı olursun.” dedi. Bunu duyan karga araya girdi : – “Bu zavallı yalan söyleyip yüzünü kara etmektedir, dedi. Çünkü eğer böyle bir hüneri olmuş olsa önce yerdeki tuzağı görüp ona yakalanmaz ve kafeslerde mahkum olmazdı.” Bunun üzerine Hz. Süleyman : – “Ey hüdhüd yaptığını beğendin mi bizim huzurumuzda yalan söylemek olur mu? ” diye hüdhüdü azarladı . Hüdhüd : – “Ey yüce padişah, benim hakkımda karganın söylediklerine inanma. Ben huzurunuzda yalan söylemedim. Dediklerim doğrudur. Benim tuzağı görmeyişimin sebebi kaza ve kaderin gözümü kapatması, aklımı bağlamasıdır. Yoksa elbette ki yerin üstündeki tuzağı görürüm. Fakat ne yazık ki kaza gelince bilgi uykuya dalar, ay tutulur, gün kararır.” dedi…

NAHİV ALİMİYLE GEMİCİ

Bir nahiv alimi gemiye binmiş gidiyordu. Gemiciye sordu . – “Ey gemici nahiv bilir misin?” Gemici : “Hayır bilmiyorum.” dedi. Alim gülerek : – “Desene ömrünün yarısı boşa gitti.” dedi. Gemici bu söze kızdı fakat sesini çıkarmadı. Aradan zaman geçince fırtına başladı gemi bir girdabın ortasında kaldı. Gemici alime seslendi : – “Muhterem efendim yüzme bilir misin?” Nahiv alimi korkudan büzüldüğü yerden cevap verdi. – “Ne gezer, ben yüzme bilmem.” dedi. Gemici keyifle bağırdı : – “Yazık desene ömrünün tamamı hiçe gitti. Çünkü gemi bu girdaptan kurtulamaz, batacak.” dedi.

 

Yorumunuzu yazın.

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*